Gelecekte Kalmış Bir Geçmiş: Amishler

10 09 2009

Asırlardır kimsenin alışık olmadığı bir öyküyü yaşıyor bu insanlar. Yeme içmelerinden giyim kuşamlarına bütün bir kasaba halinde halen ortaçağı yaşıyorlar. Hem de modern dünyanın tüm kuşatıcılığına, zorlamasına ve tehditkâr tutumuna rağmen. Düşünün bir defa; hangimiz cep telefonsuz, televizyonsuz, arabasız bir dünyayı hayal edebiliyor? Bütün bunlar sadece yüz ve ya yüz elli yıllık bir geçmişe sahip olsalar da hayatlarımızda öyle yer etmişler ki sanki bin yıldır bizimleler. Ancak bu insanlar için durum hiç de öyle değil.Amerika’da Pennsylvania eyaletinde Lancaster adlı bir kasabada yaşıyorlar. Ancak iki binli yılları değil bin altı yüzlü yılları. Elektrikli aletler, motorlu araçlar, devletin sunduğu tüm imkânlar; her şey ama her şey onlar için bir lüks sayılıyor. Yaklaşık üç yüz yıl önce Avrupa’dan buraya göçmüşler. Geldiklerinde sayıları üç bin kadarmış, şimdi ise iki yüz binin üstünde bir nüfusları var. Bunca yıldır inançlarından ve geleneklerinden kurulu düzenlerini asla değiştirmemişler ve bugün dünyaya teknoloji ihraç eden Amerika’da ortaçağın hayat şartlarıyla yaşıyorlar.





Üç, 3, III

6 09 2009

Eğer bir sunum yapacaksanız, baştan bilmelisiniz ki; olayın bitiminde insanların aklında sadece üç şey kalacaktır. Tıpkı anneniz sizi küçükken bakkala gönderdiğinde ve bakkal amca size ne almak istediğinizi sorduğunda, aklınızda sadece üç şeyin kalması gibi; dördüncüyü hatırlamak için zorlanmanız gibi…

… ve yine bilmelisiniz ki; dünya guruları bu konuda kontrolü ele almanızı öğütler. Yani sunumun hedef aldığı kitleye iletmek istediğiniz mesajı en kısa, en anlaşılır ve en sade yoldan ulaştırmalısınız.
Mesaj mutlaka aklımızda kalmıştır. Hangimiz bilmez ki; Sezar’ın o ünlü “Geldim, Gördüm, Yendim” sözünü? Ya da, boşuna mı sarfetmiştir Hristiyan dünyası “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh” ifadesini? Neden bir şeye başlatırken çocukları cesaretlendirmek için “bir, iki, üç: haydi!” gibi bir komut veririz?

Bu hayret edilesi olay, bilinçli bilinçsiz her gün hayatımızda yer alır. “Üç” sayısı bizi ziyadesiyle şaşırtır. Yazılarımızı giriş, gelişme ve sonuç bütünlüğünde hazırlarız. Bütün renkler, üç ana rengin birbiriyle çeşitli oranlarda karışmasıyla meydana gelmiştir. Günü üç bölüme ayırır ve öyle yaşarız. Üç rakamının ilahiyatta da yeri vardır.

Kimileri üçleme alışkanlığının sadece Batı toplumu kültürlerine özgü olduğunu; diğer bazı kültürlerde “dört kuralı”nın geçerli olduğunu da belirtir.

Sembolizm de “üç kuralı”ndan fazlaca faydalanır. Görsel sanatlarda ve hatta reklamcılıkta “üç kuralı”nı kullanmayan neredeyse yok gibidir. Akılda kalıcılık adına bu gizemli oluşumu bir şekilde pazarlamada kullanmak, bir inanca göre şans da getirir. Şimdi aranızdan bazılarının “3 benim uğurlu rakamımdır” dediğini duyar gibi oluyorum. Neden daha önce bunu kendinize sormadığınıza şaşırdınız mı?





En Sevdiğim Sağ Ayak Serçe Parmağım

6 09 2009

Bugün (ki aslında epey oldu) tırnaklarımı keserken farkettim ki sağ ayak serçe parmağımın tırnağına dokunmamışım. Hem de uzun bir süredir. Önce keseyim o tırnağı dedim. Sonra o parmağı komple kesmeyi düşündüm. Yoksa elimi mi kessem dedim, o zaman hiç dokunmamış olurum ona. En temizi kafamı keseyim de bütün bu düşüncelerden kurtulayım dedim. Sonra vazgeçtim bir süre.

En hor görülen parmaktır ayak serçe parmağı. Bir köşede unutulmuş, kendi haline bırakılmış. Ufak tefek, gereksiz görülen. Hayatı boyunca en çok darbeye, şiddete maruz kalan parmaktır. Diğerlerini korumak için hep kendini feda eder. Diğerlerine bir şey olmasın diye kendini öne sürer. Masa ayaklarına, kapıya, eşiğe, dolaba, sehpaya çarparsınız onu. Sesini çıkarmaz hiç. Boynu bükük durur hep. Bir yere çarptığınızda hatırlarsınız onun varlığını anca. Boyutu ile ters orantılı bir acı verir. İçinizi sızlatır. Aslında ne kadar önemli olduğunu sadece o zaman anlarsınız. Hem gözünüzün önünde olup hem de bu kadar dışlanmış, farkedilmez olmak. Hiç şikayet etmez size.

En bakımsız tırnak da bu serçe parmağınızdadır zaten. Gereksiz görüldüğü için en kötü durumdaki, en unutulmuş, en biçimsiz tırnak. Kadınların ayakkabılarından fırlayan o parmağın tırnağı olmak kim bilir ne kadar da zor bir iştir onun için.

Meşhur “Bu tutmuş, bu kesmiş, bu pişirmiş, bu yemiş, bu daa hani bana, hani bana demiiş” hikayesindeki başrolü ile yalnızlık, unutulmuşluk oskarını almıştır. Üçüncü sınıf bir filmin bahtsız kahramanı. Gerçeğin farkındadır artık. Kendi seçimi olmayan bir olaylar zincirinin son halkası olmaktan nefret etse de, yapabileceği hiçbir şey olmadığının bilincine varmıştır. Hayattaki rolüne devam etmek zorundadır.

İşte bazen kendimi onun yerin koyuyorum. Hatta seni benim yerime koyuyorum. Kendimi sen sanıyorum. Seni ben sanıyorum. Beni yok sayıyorum. Yokken ben oluyorum. Varken yok oluyorum. Sağ ayak serçe parmağım, sanırım seni seviyorum…