Mavi+Kırmızı=Mor SEVDAM

20 12 2009

MAVİ… Akıp giden bir asalettir. Tükenmeyen zamandır dinmeyen bir yakıcı susuzluktur, dinlendiren bir serinliktir, baş döndürücüdür. Nihayetsiz bir enginliktir, bazen derin bir nihayetsizliktir mavi. Kendini ve evini uzaklarda aramaktır, hürriyettir. Bazı vakitler alacakaranlık bir üzüntüdür. Kabına sığmamaktır, ya gönül kırıklığından ya coşkudan, yerinde duramamaktır, yüceliktir, ötelerden sesleniştir, çağrıdır, bilmediğiniz, ama tanıdığınız, sevdiğinizdir. Sabırsızlıktır, bekleyememektir ve bekletmeye gelmeyendir. Dünden gelip yarına giden bir yoldur, eşini yoldaşını aramaktır. Taa yanında bile ona hasret olmaktır. İncecik kuşatılmış koca bir boşluktur, damla damla dolmaktır. Dün kaybettiğini yarın bulmaktır mavi. Beyazı masumluktan koruyandır. Birazı geceye, birazı hüzne, birazı aşka bulaşık renktir. Hayatın mutlu yanının rengidir mavi.

KIRMIZI… Kimi zaman yok saymaktır, kimi zaman vazgeçilmezi bulmaktır, şehvettir, aşktır, yaşamdır. Tutkudur aslında, dökmeye cesaret edemediğin gözyaşıdır. Bazen ağlamaktır, karşı koymaktır. Aslında siyahtır kırmızı. Acıdır, kandır, lekedir. İçtiğin bir kadeh şaraptır dudaklarında. Hissedebilmektir, anlayabilmektir, anlatabilmektir kırmızı. Bazen susabilmektir aslında. Bazen de tam aksine bağırışımızdır. Uç duygu durumlarıdır kırmızı. Hayata geri çağıran, hayata döndüren renktir, bir evi yuva yapan detaylardandır.

MOR… Görülemeyenin, bilinemeyenin, öte’nin rengidir. Huzur ve huzursuzluktur. Yaratıcılıktır. Mutlu eden renktir. Kırmızının canlılığı, tutkusu ile mavinin huzurunun birleşimidir. Kırmızının ateşi mavide huzur bulur ikisinin birlikteliği moru doğurur. Koşulsuz sevgidir. İçimdeki denizdir mor…
…….ve MAVİM bizi oluşturandır MOR.
Ayşen GÖKÇEN





BUGÜN BENİM TOHUM GÜNÜM…

12 12 2009

İyi geceler annecim, iyi geceler babacım. Ektiğiniz fidan her geçen gün büyüyor. eğilmeden, bükülmeden. çiçekler açıyor dallarımda, yapraklarımı koparan insanlara inat. karalar bağladım ben baştan ayağa. yürüyorum, yürüyoruz hiç durmadan. umarım size kutlanmaya değer bir şeyler bırakmışımdır.

Doğum günü hayat denen bu tozlu yolculuğa aldığımız biletin tarihi ve her nedense her yıl bunu kutlamaktayız. Cem Karaca demiş ki, doğuma da ölüme de çiçekler yolluyoruz. Farkı yok sanki… Hiç durmadan yürüyoruz, zaman akıyor, yıllar geçiyor, daha anlayamadan çok şey değişiyor. Kah üzüntü, kah sevinç her geçen gün yaşlanıyor insan sırtında yükünü, elinde bavullarını yani oluşturmaya çalıştığı kaderini kuşanarak. Bu günde insan yola ilk çıktığı noktadan ne kadar, nereye kadar ilerlemiş kendi kendine sorguluyor. Aslında hep bir arpa boyu yol gidilmiştir. Zira bir insana bir ömür yetmez. Bu günlerde insan bir acayip hissediyor. Oysa ne bir önceki günün ne de bir sonraki günün farkı olacak. Tıpkı yeni yıl hadisesi gibi. Ona alınan tek gidişlik bir biletin kutlanması neden gerekiyor ki ? 365 gün boyunca hatırlanmayan, umursanmayan insan neden doğum gününde bulunmaz Hint kumaşı muamelesi görür de sonra değişen bir şey olmaz ? Yine de neden hatırlanmayı bekler ki ? Kendi egosunu mu tatmin etmek ister ? Bir pasta, birkaç mum ve iyi ki doğdun sözleriyle bir insan neden mutlu olur ki ? Soruların cevabı zor olsa da, böyle bir varlık insan.

Bugün 13 aralık 2009 bir garip oluyor insan….

AYŞEN GÖKÇEN





Malum Çağ Hız Çağı

11 12 2009

Hızlı, sabırsız, aceleci… Yeni işe başlayacak dostlarımda her şeyi hızla olmasını ve sabırsızca bekliyor. Bende aynı şeyi yaptım ama şuan beklemek de durağan bir enerji sarf ediyorum. Her şey çok hızlı akıyor; bilgi, hayat, aşklar, diziler, kariyer… Kimsenin durup soluklanmaya, birazcık hız kesmeye tahammülü yok. Malum, çağ hız çağı. Sabır ve sebat sözcükleri neredeyse tembellik etmek anlamında kullanılacak yakında.

Her şey hemen olsun istiyorlar, çabucak. İşe alım süreci hemen sonlansın. Eğitimler kısa sürsün, mümkünse online olsun. Yapılan işler ve iletişim internet üzerinden olsun ve fazla emek yoğun olmasın. Beklentileri büyük ama zamanları yok. Kısa yoldan zengin olma hayali gibi kısa yoldan kariyer tercih sebepleri. Bir üst basamağa geçmek için beklemeleri gereken süreyi, kendilerinin gelişimi için avantaj olarak görmek şöyle dursun haksızlığa uğradıklarını düşünüyorlar. Müdür bey ya da yönetici hanım olmak önemli onlar için. Nasılına o kadar da kafa yormuyorlar.

Deneyimli sözcüğü onlara dinozoru hatırlatıyor. Bu yüzden uzun yıllar beklemeye tahammülleri yok. Yaptıklarının kısa zamanda görülerek, değerlendirilmesini ve hemen bir sonraki ‘level’a geçebilmeyi istiyorlar.
Bu nedenle hız gördükleri şirketlerde kalıyorlar, eğer biraz uzun ya da dolambaçlı bir kariyer yolu önerirseniz hemen oradan sıvışmanın yollarını arıyorlar. Talepleri ile uygulama ve sistemleri itiyorlar. Oyun oynamak hayat ile eğlenceli olabilir ama iş konusunda sabırla beklemek gerekiyor.

Ayşen Gökçen





YAŞAMIMIN (-MEK) (–MAK) HALİ

11 12 2009

Geçmişe bakmadan görmek geleceği…
Özümün de özüne en derinlere dalmak…
Asıl beni bulmak…
Tüm zorunlulukları kaçmadan terk etmek…
İçimde ki gerçek benle, kendimce yaşamak…
Hayatın gerçeğini bilebilmek…
Var olan her şeyi karşılıksız, beklentilere girmeden sevebilmek…
Geçici olan her şeyi vermek…
En derin maviliklere huzur dolu bakabilmek…
Beni üzen her şeyi silmek…
Her şeye rağmen seni beklemek…
Ve MUTLULUĞU her şeye rağmen yaşamak.

AYŞEN GÖKÇEN





HAYATIM SANA SADECE GÜLÜYORUM..

19 11 2009

Hayat sana gülüp geçesim hatta geçmeden karşına gecip dalga geçesim geliyor. Bu aralar sana karşı tuhaf bir ruh hali içersindeyim. Hayatım ömrümü yedin. Nasıl sana karşı olumlu ruh halinde olurum ki!

Artık seni umursamıyorum işte. Karşına geçip katıla katıla gülüyorum. Seninle dalga geçiyorum. Beni yoramazsın, üzemezsin çünkü artık seni umursamıyorum. Bunca zaman seni neden umursamışım… aslında sana umutla bakarken unutulmuş, kalmışım. işte anlamadığım noktalardan biriside bu. Hiç evet alamadığım şu günlerde. Artık her şeyde hayır olduğunu kanıtladın bana. Ey hayat’ım ben artık o hayırları reddediyorum. Sadece evetleri kaile alıyorum. Karşına geçip bacak bacak üstüne atarak ve sana inat o bacağı sallayarak gülüyorum.

Hayat seninle tanışmalarımız hep alelacele oldu. Ben aslında her zaman müsaidim ama sen bir dost selamı almayacak kadar meşguldün. O yüzden aslında sen benim hayatımda hiç olmadın be hayat’ım. Çünkü sen benim yüzümü hiç güldürmedin be hayat’ım. Şimdi sana sadece gülüp geçesim geliyor.

AYŞEN GÖKÇEN





BÜYÜMEK YA DA BÜYÜMEMEK

13 11 2009

Henüz güneş insanlara kızmamıştır, muhteşem simit kokularıyla sokak araları dolmaya başlamışken, insanlar kinini, ihanetlerini ya da mutluluklarını paylaşmamışken bir gece daha işlevli bir arzu ile sabaha kavuştu. Yine zaman aktı.

Ezberlemek de zorlandığın çarpım tablosu, çok izlemek istediğin filmin okula gideceksin bahanesi ile kesilmesi, annenin senden önce kalkıp kahvaltını hazırladığı anlar bugün bir kelime bir kokuyla eskiyi hatırlatıyor. Çünkü bu günler geçmiş oldu çoktan. Artık yerini hatırlatan anılara bırakarak geçtiler hayatımızdan. Artık geri dönemezsin çoktan hayal olup gitmiştir farkına bile varmadan. Ekmeğin kokusunu alıp eskiyi hatırlarken fırıncının un dolu yüzünün arasından para hırsı ile gülümseyip inci gibi dişlerini görünce büyüdüğünü anlarsın. Geçmişi düşlerken bir gürültüyle gerçeğe döndüğünde büyüdüğünü anlarsın.

Hayat film şeridi gibi değildir. Dram sahnenizin içinde asla sizin en sevdiğiniz müzik çalmaz. Ne zaman başladığını bilmediğiniz kriz ne zaman biteceğini bilmediğiniz kriz her gün yüzünüze çarparken arka fonda ne bir müzik nede sonunu bildiğiniz senaryo vardır. Küçükken oyunda sıranın size gelmesini mutlulukla bekleyen rolde iken hayat denen senarist çoktan rolleri değiştirmiştir. Çünkü büyüdün artık. Kıymetini bilemediğin tüm anların değeri anlaşılır. Peki ya büyümek kötü bir şey mi? Bu soruya hayat sahnesinde herkese farklı roller ile yanıt verir.

Her gece sabaha bağlanır, her doğan büyür. Önemli olan şuanın tadına varmak, yaşama sevincini yakalamak. Asıl önemli ise sanırım bunu anlamlandırmak. ’Büyümek ya da büyüyememek’ sanırım mesele bundan ibaret…

Ayşen GÖKÇEN





İKY AÇISINDAN MÜLAKAT

3 11 2009

İşveren ya da  şirket yöneticileriyle işe başvuran adayın 15-45 dakika süren bir oturumda adayın geçmişi, kişiliği, bilgi birikimi, akademik başarıları ve kariyer hedefleri gibi konuları gözden geçirdikleri toplantıdır.





DEĞİŞİM

3 11 2009

Bügünden sonra bloğumla meslek hayatımı ve beni birleştirmek istiyorum. Elimden geldiğince İK ve PRL ALANLARINDA ÖĞRENDİKLERİM OKUDUKLARIMI AKTARICAM İYİ BİR DEĞİŞİME HAZIRIM:)





Bir kedinin trajik hayatı

6 10 2009

sisko-kedi-4Sen bir kedisin.Adın boncuk.Bundan 1 yıl önce doğdun.Annen dünyanın en iyi canlısı.Akşama kadar işi gücü senle oynamak seni beslemek seni temizlemek.Gözünden bile sakınır.Daha hiç kimseyi hiçbirşeyi bilmeden anneni öğrendin.Hayatta başka neyin vardı ki annenden başka?Sana gelecek her kötülüğün önünde bir annen vardı seni koruyan..

Aradan bir ay geçmişti.Uzaktan birileri geliyordu konuşarak..Gülüşüyorlardı aralarında..korktum..annemin arkasına saklandım.iyice yaklaşmışlardı.Annem anladı bize geldiklerini önümde durdu.Bir kadındı ama cesurdu,yürekliydi.Ben korkudan gözlerimi kapattım annemin hemen arkasında.Annem kızıyordu,hrrlamalar metrelerce uzakdan bile duyulabilirdi.Tırnaklarını çıkarmıştı onu hiç böyle görmemiştim oysa bana tırmanmadıkça tırnaklarını çıkarma derdi hep.Bir el bana doğru yaklaşmaya başladı tam tutmuştu ki annem elini tırnaklarıyla kanattı.Bu sefer diğer insan anneme ayağıyla vurdu.Vururkende “seni aptal kedi” dedi.Benim annem aptal değil dedim miyavlayarak.Annem yarım metre arkaya düştü ağzı kanıyordu hemen temizlemek için yalayacaktım ki arkamdan birşey tuttu beni kendine çekti.Ağlıyordum arkama bakarken annem geliyordu.Ağzında kanlarla topallayarak konuşuyordu annem.Anladım ben beni götürüyorlardı annemden ayırıcaklardı.Annemde anladı.Koşuyordu annem onu hiç bu kadar hızlı görmemiştim adamın arkasından atladı üstüne adam beni havaya fırlattı irkilerek bir anda.Aman Allah ım çok yüksek burası aşağı düşüyorum.
Kendime geldiğimde bir yere getirmişlerdi beni.Ayağım çok ağırıyordu.Kafamı kaldırdım beni annemden ayıran adam başka bir adamla konuşuyordu.”Kedinin durumu çok kötü buna o kadar para veremem.” diyordu.Tam anlamadım ama durumumla ilgilenen iyi birisini buldum sanırım.Belkide anneme götürücek diye umutlandım.Ama nafile beni aldığı gibi bir kafese koydu.Baktım etrafıma her yerde bir kafes her kafesde bir can..kimi kedi kimi köpek kimi kuş..hepimizi tıktılar buraya.Anladım ben insanlar bizi sevmiyor.Bizi topluyorlar ayırıyorlar annemizden.peki ne için ? biz onlara ne kötülük yaptık ? Annem anlatırdı Allah Dünya yı insanlara emanet etti insanlar dünyadaki en gelişmiş canlılar.Bu gezegende onların sözü geçer diye.Kafamda canlandırdığım bu değildi anne.

Annem acaba öldü mü ? Ben yere düşünce bayılmıştım.Acaba annemi öldürdü mü bu insanlar ? Annem nerde neden beni bulmuyor? Neden gelmiyor yanıma? Anne karnım acıktı bu mamaları yiyemiyorum ama başka çarem yok mecbur yiyorum.Bazen kusuyorum sonra iğne vuruyorlar bana.Kusmamaya çalışıyorum iğne vurulmamak için ama bazen dayanamıyorum işte kusuyorum çıkarıyorum hepsini.

Bugün 2 aylık olduğumu konuşuyordu insanlar.Beni başka bir kafese koydular.İnsanlar önümden geçiyor.Benim üzgün bakışlarım hoşlarına gidiyor.Tek aklımda annem.Üzüntümün onları mutlu etmesine şaşırmıyorum.Zaten belli bizi berbat yemeklerle besleyip halimize gülüyorlar.Bazen yemek istemiyorum çok acıkıyorum ama belki annem beni bulur diye ölmek istemiyorum.Sürekli cama vuruyorlar pisi pisi falan diyorlar.Ne yapmamı bekliyorlar ? Ağlamamı görsün istemiyorum ama göstermiyecek bir yerim yok ki.

Yine böyle bir gündü.2 kişi gel pisi pisi deyip gülüştükten sonra içeri girdiler beni kafese koyan adamla konuşuyorlardı.Çok pahalı olduğumu anlatıyordu adam onlara onlarda değeri neyse veririz dediler.Çıkardılar ceplerinden kağıtları verdiler.Onlar 3-4 tane kağıt verdiler adama ve adamda beni onlara verdi.Değerimin bu kadar az olduğunu biliyordum zaten.Annem benim için canını verirdi siz ancak bunu verebilirsiniz işte..Ah annem beni yine götürüyorlar bir yere..

Bir yere geldik çok büyük bir yer.Beni bırakdılar yere.Koştum koştum.Arkamdan geldiler beni yakalayıp seviyorlardı.Bu insanların bazıları iyi olabilir mi ? Beni sevdiler uzunca bir süre..Aradan zaman geçti üzerlerini değiştirdiler kocaman birşeyin üzerine çıkıp uzandılar “uyuyalım hadi” dediler.Sonra birden ayağı kalktılar “kediyi unuttuk” dediler.Ben burdayım diye miyavladım.Aldılar beni bir odaya koydular önümde yine aynı şey bir tas mama biraz su..Kapkaranlık bir oda ve ben yine yalnızım..Sürekli miyavladım.İçeriden gelen sesleri duydum “birazdan susar yarınada alışır” diyordu birtanesi.Susmuyacağım işte..sabaha kadar miyavladım ama birşey olmadı.Sabah kapı açıldı yine son sürat kaçtım oradan kaçtım koca yer nereye gideceğimi bilmiyordum ama koştum.Arkamdan geldiler çok eğleniyorlardı.Yakaladılar beni yine sevdiler sonra bıraktılar beni başka şeylerle ilgilenmeye başladılar onları izlemek için onların yanına gidip oturuyordum.izledim izledim oturdum uyudum yine gece oldu yine tuttular beni karanlık odaya koydular..Ben ne yaptımki bu ceza bana? Yine miyavladım ama yoruldum artık sustum.Haklıydılar işte sustum.Nasıl olsa miyavlamam kimsenin umrunda değil.Ah annem ah..

Aradan günler geçti.Deli gibi kaşınuyorum vücudumda yaralar çıktı çok kaşınıyorlar beni bir yere götürdüler adam benim mantar olduğumu bununda kendilerinden bulaştığını söylediler.Fazla ellememeleri gerekiyormuş.Beni karanlık bir odaya koydular yine.GEceden sabaha kadar değil günlerce..Ne gelen var ne giden biraz mama biraz su..Yalnız başıma..Onlardan bana geçti bu hastalık ama bu halimle beğenilmiyorum nedense kimse bakmıyor unuttular beni..Sonunda hastalığım geçti yine açtılar kapıyı ama artık küstüm ben.Oynamayacağım sizle..Zorla gelip seviyorlar..Bende affettim artık onları.

Aradan günler geçti evde oyun oynuyorum.içerden bir bağırma geldi “Aptal kedi gömleğimi yırtmış”..hemen saklandım bir yere onları dinliyorum.Diğeride “artık tırnaklarını söktürme zamanı geldi” dedi.Oda “bugün o hayvanı doktora götür yapsın dedi”.inanmyorum..tırnaklarıma karışmayın onlar beni ben yapan şey..Onlarsız ben ne yaparım olamaz…..

ama oldu artık tırnaklarım yok parmaklarım çok acıyor.Artık onların hiçbirşeyine inanmıyorum..neden bakıyorlarki bana anlamıyorum..tırnaklarım bile yok artık ben bir kedi bile değilim.

Aradan aylar geçti 10 aylık oldum büyüdüm yavaş yavaş affediyorum onları tamam tırnaklarım yok ama akıllanmışlardır belki diye düşünüyorum kendimi sevdiriyorum onlara seviyorlar onlarda beni.

Artık büyüdüm tam 11 aylık oldum canım bir kadın bulup mutlu olmak istiyor.Çok kötü koktuğum söyleniyor.Ne yapayım benim doğan bu cinsel ilişki istiyorum her kedi ister ? Kötü bir koku salgılıyormuşum bundan çok rahatsız oldular.Kısırlaştıralım bunu diyorlar ama anlamıyorum ne dedikleri birini getirecekler sanırım bana.Bu çok güzel işte..Tırnaklarımın olmayışından utansamda hayata tekrar bağlanmak için büyük bir fırsat!

Doktora gittik gerisini hatırlamıyorum..Şuan tek bildiğim artık canım ilişkiye girmekte istemiyor.Yine ne yaptılar bunlar bana?

Aradan günler geçti.Anladım sanırım..Bir daha hiç ilişkiye girmeyeceğim.Bir daha diyorum ama zaten hiç girmemiştim ki..beni benden ettiler..Erkekliğimle oynadılar kediliğimle oynadılar..Onlar nasıl rahat edecekse hep öyle oluyor.Önemli olan kedinin insandan mutluluğu değil insanın kediden mutluluğu onlar için..

Dama çıktım anne..Sen diyordun ya “ne yaparsan yap sakın intihar etme” diye..dayanamıyorum anne..Yanımdalar yine yapma etme diyorlar..Beni ilk kafesimden ayırmaları hataydı zaten..Benim yerimi doldurmak için başka boncuğu annesinden almadılar mı anne? Kaç boncuğa bunları yaptılar anne? İnsanlar ne kötüymüş sana geliyorum annem…..





Üç, 3, III

6 09 2009

Eğer bir sunum yapacaksanız, baştan bilmelisiniz ki; olayın bitiminde insanların aklında sadece üç şey kalacaktır. Tıpkı anneniz sizi küçükken bakkala gönderdiğinde ve bakkal amca size ne almak istediğinizi sorduğunda, aklınızda sadece üç şeyin kalması gibi; dördüncüyü hatırlamak için zorlanmanız gibi…

… ve yine bilmelisiniz ki; dünya guruları bu konuda kontrolü ele almanızı öğütler. Yani sunumun hedef aldığı kitleye iletmek istediğiniz mesajı en kısa, en anlaşılır ve en sade yoldan ulaştırmalısınız.
Mesaj mutlaka aklımızda kalmıştır. Hangimiz bilmez ki; Sezar’ın o ünlü “Geldim, Gördüm, Yendim” sözünü? Ya da, boşuna mı sarfetmiştir Hristiyan dünyası “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh” ifadesini? Neden bir şeye başlatırken çocukları cesaretlendirmek için “bir, iki, üç: haydi!” gibi bir komut veririz?

Bu hayret edilesi olay, bilinçli bilinçsiz her gün hayatımızda yer alır. “Üç” sayısı bizi ziyadesiyle şaşırtır. Yazılarımızı giriş, gelişme ve sonuç bütünlüğünde hazırlarız. Bütün renkler, üç ana rengin birbiriyle çeşitli oranlarda karışmasıyla meydana gelmiştir. Günü üç bölüme ayırır ve öyle yaşarız. Üç rakamının ilahiyatta da yeri vardır.

Kimileri üçleme alışkanlığının sadece Batı toplumu kültürlerine özgü olduğunu; diğer bazı kültürlerde “dört kuralı”nın geçerli olduğunu da belirtir.

Sembolizm de “üç kuralı”ndan fazlaca faydalanır. Görsel sanatlarda ve hatta reklamcılıkta “üç kuralı”nı kullanmayan neredeyse yok gibidir. Akılda kalıcılık adına bu gizemli oluşumu bir şekilde pazarlamada kullanmak, bir inanca göre şans da getirir. Şimdi aranızdan bazılarının “3 benim uğurlu rakamımdır” dediğini duyar gibi oluyorum. Neden daha önce bunu kendinize sormadığınıza şaşırdınız mı?